Öncü örnekler
Hz. Fatıma’dan uzanan çizgi hiç kopmadı uğramadı,kesintiye inanıyorum
İslam ise en başlangıcından beri insanların köleleştirilme durumlarına karşı çıkmıştır. Bu din, kadının tarih içindeki edilgenleştirilmesinden kaynaklanan tutsak edilmişliği karşısında kesin bir tavır olarak, cahili geleneksel yargıları değiştirmek istemiştir. Öncü bir örnek olarak Hz. Hacer’i alalım. Evet, bu yazıyı Hz. Fatıma için kaleme almayı düşünmüştüm en başından. Ama Hz. Fatıma’yı gereğince anlatabilmek için Hz. Hacer’den söz etmeyince olmazmış gibi geldi bana.
Cahiliyenin zincir vurduğu kadınlar içerisinde onur kazandırılmış kadınlar içerisinde bir zirvedir, Hz. Fatıma. Hacer ise döneminde, kendi iradesi dışında köleleştirilmiş kadınlardan biri. Daha hiç kimse bir mescide gömülme hakkını kazanamamışken bu kadın, Hz. İbrahim’in ikinci hanımı ve Hz. İsmail’in annesi olan Hz. Hacer: Dünya’daki en büyük mescide, Mescid-ül Haram’a gömülme hakkını kazandı, Müslümanların beş vakit namazlarında yöneldikleri Allah’ın evi Hz. İsmail’in yardımıyla Hz. İbrahim tarafından kuruldu ve cahiliye Arapları tarafından putlarına barınak yapılarak esir edildi.
Sonra atası İbrahim’in izini süren Hz. Muhammed bu tutsak evi özgürlüğüne kavuşturarak içindeki putları bir bir kırdı. Hz. İbrahim ile Hz. Peygamber arasında gelip geçen bütün peygamberler bu evin hizmetine koştular. Ama hiç birisi buraya gömülme hakkına sahip olamadı. Bu eve, tarih boyunca gelip geçmiş onca insan içerisinde yalnızca bir kadın, hem de köle asıllı bir kadın gömüldü, Hz. Hacer’di bu kadın işte.
Bütün insan toplulukları içerisinde sadece bu kadın, bir köle ve fedakâr bir anne olan Hz. Hacer Allah tarafından seçilerek Kâbe’ye gömülme onurunu elde etti. İslam’ın kölecilik kurumlarını karşısına alarak yaptığı mücadele içinden seçilmiş ilginç bir örnektir bu. Fatıma ise cahiliye toplumlarının kadınları içerisinde Peygamber okulunun terbiyesi ile yetişmiş gerçek bir zirve olarak anlaşılmalı...
Batılılar, ataerkil diye nitelendirdikleri Müslüman toplumları küçük düşürmek için sürdürdükleri çalışmalarda, İslam’ın kadınların kişiliğini önemsemeyen bir din olduğunu tekrarlar. Bu, Hristiyan Doğmasının kendi yapısından kaynaklanan yanlış anlamalar dizisinin kaçınılmaz sonuçlarından sadece birisi. İslâm, Hristiyan doğmasının mahkûm ettiği kadını ikincil bir varlık gibi görülmekten kurtardığı halde suçlamalara uğramaktan kurtulamadı ve kurtulamamaktadır da. Fakat Hz. Hacer’den sonra uzayan çizgi Hz. Fatıma’ya vardığı zaman, insanlık tarihi benzersiz bir devrimi yazdı ak sayfalarına. Kadını bir kir, bir günah olarak gören Hristiyan doğması da kız çocuğundan utanç duyarak diri diri toprağa gömmekten vazgeçmeyen Arap kavimleri de bu görkemli devrimle birlikte sarsıntı geçirdi.
Benzersiz bir devrim
Hz. Peygamber biliyordu kim olduğunu ve ne yapması gerektiğini! Kadınlar, bütün bir toplumun değişme aşamasında göz önünde tutulması gereken önemli bir bütünüydü insanlığın. Fatıma, en başından beri bir zirve, kusursuza doğru giden bir örnek olmaya hazırladı kendisini. Hz. Hacer’den uzanan çizgi Fatıma’ya gelip ulaştı.
Kadınlar köle değildiler, ebedi günahın sahibi hiç değildiler, İslam böyle söylüyordu. Fatıma da iyi biliyordu ne yapması gerektiğini. Annesini yitirdiği andan sonra, Fatıma birdenbire büyümek zorunda kaldığını gördü. Küçük omuzları, katlanılamaz sanılacak -bizi kolayca yılgınlığa düşüren o- sorumluluklar yüklendi. Gerçekte, sürüp giden rahatının -rahat etmek nasıl oluyorsa, bozulmaması için onurunun çiğnenmesine katlanan insanlar kolayca savunabilirler kendilerini. Ama, o dönemde de muvahhidler için hiç bir şey öyle basit, kolay ve ansızın olmadı. Sadece laf üretip durmuyorlardı, kitap yazıp basmakla, konuşup tartışmakla kalmıyorlardı Müslümanlar, doğrulukları meçhul kitaplarla ve tartışmalarla vakit öldürmeksizin Allah’ın buyruklarıyla ve Peygamber’in doğrulamalarıyla düzeltiyorlardı eylemlerini.
Hz. Fatıma’nın yaşamı, evlendiği zaman da fazla değişmedi. Aynı zamanda amcasının oğlu olan Hz. Ali, Peygamberin (s.a.) katipliğini yapmaktaydı. Evleri, Peygamberin evinin bitişiğindeydi. Aynı ev halkındanmış gibi sürekli iç içe yaşamaktaydılar. Peygamber her sefere çıktığında önce kızının halini hatırını soruyor, seferden döndüğü zamanlarda da ilk arayıp sorduğu Fatıma (a.s.) oluyordu.
Gerçekte, Peygamberin davranışları şaşırtıcıydı dönemin insanları için… Babası, kızı bir topluluğa geldiği zaman ayağa kalkıyor, O’nu karşılayarak yer gösteriyordu. Bütün bunlar anlamsız olamazdı; değildi de nitekim, Fatıma, İslâm’ın cahiliye toplumlarındaki kadınların durumu üzerine yaptığı devrimde bir model, bir zirve olacaktı. İnsanlar, tarihin ağır yükünden, geleneklerin zorlayıcılığından ve kesinliği yargısından, fantezilerin cazibesinden kendilerini kurtarmalıydılar önce. İslam, öncelikle içsel bir devrim öngörmekteydi. İnsanlar, Allah ve Peygamberinin gösterdiği çizgide, önce kendileri düzelteceklerdi durumlarını.
Ve kadın alınıp satılan bir nesne değil, kendisi üzerinde söz sahibi olmaya hak kazandırılmış toplumsal bir birey oldu. Gerçekte İslam Peygamberi kızına gösterdiği saygıyla, toplumun bütün kesimlerindeki insanlara bir mesaj vermekteydi. Tüm bu ligi, davranışlarıyla bütünlük kazandırılmış sözler... “Kızım Fatıma’yı seven beni sevmiş olur. Fatıma’yı memnun eden ise beni memnun etmiştir.” Fatıma’yı üzen beni üzmüş olur.
Resulullah’ın (s.a.) buna benzeyen sözleri, kızına olan bağlılığını göstermektedir. Fatıma ile ilgili uyarıcı sözler ve hatırlatmalar. Hz. Resul’ün gelecekle ilgili birtakım endişeler taşıdığını mı anlatmalı bize? Gerçekte, Hz. Resul’ün irtihalinin hemen ardından başlayan olaylar dizisi, Fatıma’nın kalan kısa ömrünün üzücü bir manzumesi oldu denilebilir. Uzak bir perspektifte daha da berraklaşan görüntüye tarihin verdiği cevap, Peygamberin ne kadar haklı olduğunu ortaya çıkardı.
Müslüman kadınların kimliği üzerine yapılagelmiş tartışmalarla birlikte Fatıma’nın kişiliğinin yeniden yorumlanması daha da büyük bir önem kazanıyor. Bu tartışmalar hâlâ sürmektedir ve Müslüman kadınlar, büyük ölçüde gerçek kimlikleriyle ilgili olarak sağlam fikirlere sahip olmuş/oldurulmuş değildirler. Bu kimlik arayışı içerisinde Hz. Fatıma’nın bir Müslüman kadın modeli olarak Hz. Peygamber tarafından özenilerek hazırlanmış bir işaret olduğunu düşünmekteyim. Sayılı yıllara sığdırdığı dolu ve onurlu ömrünü anlamak için yine tarihin tanıklığına ihtiyacımız var:
Taberi, İbni İshak ve İbni Hişam, Hz. Fatıma’nın doğumunun babasının Peygamber oluşundan beş yıl önceye uzandığını söylemekteler. Mesudî ve Morravej al-Zahib ise bunun tam aksini iddia ederek, beş sene ileriye atarlar bu tarihi. Yakubî, Fatıma’nın doğumunun vahiyden sonra olduğunu söylemekte. Fakat bir önemi yok bunun. Fatıma’nın sadece kişiliği ve misyonuyla ilgileniyoruz. Beş yıl önce ya da sonra doğmuş olmuşluğu şimdi hiçbir şeyi değiştirmeyecek: Onunla ilgili bildiğimiz ne varsa.
Fakat daha küçük bir çocukken annesini yitirerek acı çekmeye tahammül etmeyi öğrenecektir. Ablası Zeyneb, evlenerek Ebu-l As’ın evine gidinceye kadar kız kardeşiyle ilgilenir. Diğer ablaları da çok geçmeden Ebu Leheb’in oğullarıyla evlenerek terk ederler baba evini. (Rukiyye ve Ümmü Gülsüm) iki erkek kardeşi zaten daha küçükken ölmüşlerdir.
Fatıma böylece babasıyla yalnız kalır. Ve bütün bu olup bitenler, Fatıma’nın sorumlu kişiliğinin gelişmesinde birer olumlu etken olarak rol oynarlar hayatında. En başından beri babasının mücadelesini, çektiği eziyetleri ve yalnız bırakılmışlığını paylaşır. Ama, Hz. Peygamber hiçbir güçlüğe boyun eğmeksizin sürdürmektedir görevini. Kavmî taassubun, akrabalık içi bağlılıkların ve cahili/boş göreneklerin diğer bütün değerlerin üstünde tutulduğu bir ortamda O: insanın asli sorumluluklarının yeniden gündeme gelmesi için uğraşmaktadır.
Oysa durduğumuz yerde suni mücadele edebiyatı üretiyoruz yalnızca Cahiliyenin aynılığı gerçeği bile yeterince avutucu değil. İslam düşmanları alaylarla ve kahkahalar atarak yolunu keserler Hz. Resul’ün. Kendi kurulu düzenlerini tehdit etmeye yeltenen ve taviz vermeye yanaşmadığı görülen bu kimse ürkütmektedir düşüncelerini bile. Bu yüzden, ellerinden geleni artlarına koymazlar.
Çünkü iyi bilmektedirler kurulu düzenlerinin sarsıntıya uğrayacağını. Fatıma, sessiz sedasız takip eder babasını. Bu küçük kız, babasına yöneltilen bütün hakaretleri, bütün eziyetleri paylaşmak ve O’nun yükünü hafifletmek istemektedir. Babasının görevinin, yaptıklarını ve yapacaklarının öneminin farkındadır Fatıma. O’na destek olurken hiçbir zaman yılgınlığa ve umutsuzluğa kapılmaması gerektiğini de iyi bilmektedir.
Bu yüzden babasıyla arasında kurulu bağ gittikçe güçlenerek çok yönlü bir biçim kazanır. Kimi tarih kitaplarında Hz. Fatıma için “babasının annesi: ümmü ebihi” denilmekte: kimi tarihçiler de “babasının kızı” diye adlandırmaktadır onu. Zehra, Tahire Azra, Beti isimleriyle de çağrılan Fatıma için o dönemlerine en yakışan isim, babasının arkadaşı diye adlandırılması olmalı.
Bugün…
Oysa bugün artık sadece cinsel nesne yerine konulmak istenmektedir kadın. Bunun doğruluğu üzerine tartışmalar yapılmakta artık. Müstehcenliğin boyutları ya da göreceliği üzerine, kadının cinsel nesne olmasının niçin gerektiği üzerine bilimsel içerikli oldukları söylenen yazılar okumaktayız. Cinsel eğitimi, cinsel özgürlük gibi basma kalıp sloganlarla, mesele bambaşka alanlara kaydırılmak isteniyor. Artık istesek de dışında yaşayamayız bu meselelerin: kendimize bir uzay kuramayız yeni baştan. Evlerin en ücra köşeleri bile! Evet: en içerileri bile evlerin, yeterince aklayamaz eylemlerimizi. İnsani ve İslami olmayan bir şeyler var kaçışlarda işte, adımımı attığım sokaklar boyunca beni izledi durdu utancım.
Ne yani, hiç sokağa adım atmayacak da olsam, bu gerçek değişecek mi?
Kelimeler birbirine uysun diye, laf olsun diye söylemiyorum bütün bunları. Zaman ve mekân boyutlarının yitirildiği derinliksiz hava hep o aynı bilmezlik/unutkanlık havası… Sanki aradan asırlar geçmemiş, sanki kadınların bileklerine bağlanan o kölelik zincirleri param parça edilerek sökülüp atılmamış... İnsanlar yine unutkan ve hatırlatılmaya muhtaç, bilginin özünden mahrum sürdürüyorlar yaşamlarını. Kukla olmak, köle ticareti yapmak ve tanıklık etmek buna: olağan karşılanıyor. Ne tuhaf, meta düzlemine indirgeniş rahatsız etmiyor benlikleri.
Yine de… Hz. Hacer’den Hz. Fatıma’ya uzanan çizgi hiç kopmadı, hiç kesintiye uğramadı, inanıyorum buna. Tedirginliğime rağmen yabancısı değilim bu dünyanın. İçine düştüğüm derin sıkıntı bile gerekli, huzursuzluğum da... Hiçbir şeyi olağan karşılamadan ve sorgulayarak kapıp koyvermeyeceğim kendimi: kapıp koyvermeyeceğiz. Sözcükler boşlukta dağılıp kaybolmasınlar diye, laf olsun diye konuşmaktan kaçınarak yürürken yolumuzda, gelip bizi bulacak belki o kesintisiz çizgi, kim bilir?
Cihan Aktaş,
Ehl-i Beyt içinde Hz. Fâtıma bambaşkadır
Her şeyin sahibi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd-ü senalar olsun
Her şeyin sahibi ve âlemlerin Rabbi olan Allah'a sonsuz hamd-ü senalar olsun.
O'nun âlemlere rahmet olarak gönderdiği son elçisi Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.v.) sayısız salat ve selam olsun.
Hz. Peygamber'in Yüce Allah'tan getirdiği iman ve hakikatin ocağı olan Ehl-i Beyt'ine ve İslam'ın ilk gününden kıyamet sabahına kadar onların sevdalısı olarak gelmiş ve gelecek olan mü'minlere de selam olsun.
Şüphesiz her dinin ve hatta her ideolojinin hayata yansıyan tarafı vardır. Son ve yegâne hak din olan İslam'ın hayata yansıyan yönleri, Asr-ı Saadet'ten günümüze yaşayan ve yaşanan örnekleridir.
Bir başka ifadeyle, bir dava, mücerret hakikatler, müşahhas olaylar ve kişilerden vücut bulur.
Herhangi bir tez zikredildiği zaman, onun bu canlı örnekleri hatıra gelir. Bu örnekler olmadan o tezin, o davanın veya o dinin olması da asla mümkün olamaz.
Ehl-i Beyt, İslam dininin yaşanılan ve yaşanan müşahhas örneğidir. O bakımdan Ehl-i Beyt'i anlamadan, tanımadan İslam dinini ne anlamak mümkündür, ne de yaşamak mümkündür.
Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Ehl-i Beyt hakkındaki ayetler ve Resûlullah'ın (s.a.v.) hadis¬leri, bu gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.
Ehl-i Beyt, Kur'an-ı Kerim'in aynası, Hz. Fahr-i Âlem Efendimizin "Canlı Kur'an" olarak yaşadığı aile hayatıdır.
Yani, Ehl-i Beyt, Kur'an-ı Kerim'in Hz. Muhammed modelidir. Bu, Allah sevgisinin yaşandığı, Allah korkusunun bir hayat tarzı haline geldiği; hiçbir şeyin sözde değil, her şeyin hakikati olduğu gerçeğidir.
Hz. Peygamber'in abası altındaki Ehl-i Beyt'inde Hz. Fâtıma'sı vardır, Allah'ın arslanı Hz. Ali vardır, cennet gençlerinin efendileri Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin vardır.
Ehl-i Beyt içinde Hz. Fâtıma bambaşkadır. Hz. Fâtıma edep, ölçü ve iman abidesidir.
Resûlullah'ın (s.a.v.) beyanı ile "Fâtıma, babasının annesidir."
Onları övecek artık kelime kalmamıştır; zira onlar, âlemlerin Rabbi'nin övgüsüne mazhar olmuşlardır. Âlemlere rahmet Hz. Muhammed'in sulbü ve ailesidir onlar.
Ehl-i Beyt'i kelimelerle anlatmak, kitaplarla tarif etmek ve övmek ne mümkün!
O bakımdan, Hz. Fâtıma annemiz hakkındaki elinizdeki bu eser, O'nu anlatmak veya övmek için değildir; ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa bile Hz. Fâtıma'yı anlatmak beşer takatini aşar...
Bu eser, Hz. Fâtıma'nın Hak katındaki övgüsünden nasipdar olmak, şefaat ve himmetine nail olmak içindir.
Mü'minler, Ehl-i Beyt'i sevmek ve onlara salat ve selam etmek suretiyle Hak katında makbul olurlar, istikamet üzere yol alırlar, yücelirler, yükselirler, şeref bulurlar.
Nitekim, bu muazzez ve mübarek aile, Yüce Allah tarafından seçilmiş, sevilmiş, temizlenmiş, tescil edilmiş ve insanlığa müjdelenmiştir:
"... Ey Ehl-i Beyt! Allah, sizden sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor" (Ahzab, 33).
"De ki Muhammed'im! Ben, peygamberliğime karşılık, sizden, ya-kınlarımı (Ehl-i Beyt'imi) sevmenizden başka bir şey istemiyorum." (Şûra, 23).
Hakikat şu ki, Ehl-i Beyt imandır, Ehl-i Beyt itaattir, Ehl-i Beyt teslimiyettir, vuslattır, haktır ve hakikattir.
Madem ki, Ehl-i Beyt, Kur'an- ı Kerim'in yaşanan "canlı Peygamber" örneğidir; o halde Ehl-i Beyt sabırdır, kanaattir, tevekküldür, kulluktur, cehttir, gayrettir, himmettir, şefaattir.
Ehl-i Beyt edeptir, hayâdır, tevazudur. Düşene el tutmaktır. Dargınları buluşturup barıştırmaktır. Çalışıp yükselmektir. Alan el değil, veren el olmaktır, aydınlanmaktır, aydınlatmaktır...
Kısaca, Ehl-i Beyt saadettir, mutluluktur, huzurdur, vecddir, istiğraktır, zevktir. Hülasa, Ehl-i Beyt İslam'ın kâmil insan örneğidir.
Bu iman ve insanlık hasletlerinin eşsiz örneği Rahmeten-li'l-Âlemin olan Hz. Peygamber'dir (s.a.v.)...
Sonra Hz. Ali'dir, Hz. Fâtıma'dır, Hz. Hasan'dır, Hz. Hüseyin'dir. Bunlar bizzat Resûlullah'ın, "İşte Ehl-i Beyt'im" diyerek abası altına aldığı yüce insanlardır.
Onların pak sulbünden gelen İmam Zeynelâbidin, İmam Muhammed Bâkır, İmam Caferü's-Sâdık, İmam Musa Kâzım, İmam Aliyyü'r- Rıza, İmam Muhammed Taki, İmam Ali en-Naki, İmam Hasanü'l- Askerî, İmam Muhammed Mehdi (rıdvanullahi teala aleyhim ecmain) kendileriyle beraber olunduğunda cennetin kazanılacağı tertemiz ve masum olarak anılan zevat-ı kiramdır. Bu temiz ve pak sulbün evlatları, hak üzere kıyamet sabahına kadar var olacaklardır.
Resul-i Ekrem'in (s.a.v.) beyanı ile, Ehl-i Beyt kurtuluş adresi, Nuh'un gemisidir:
"Benim Ehl-i Beyt'imin sizin içinizdeki misali, Hz. Nuh'un kavmi içerisinde Hz. Nuh'un gemisi gibidir. Kim gemiye binerse necat bulur, kim binmezse helak olur." (Bkz. Suyûtî, Tefsir-i Hulafa, s. 573; Tabe- ranî, Mu'cemü'l-Kebir, s. 78).
İslam'ın fert, aile ve cemiyet hayatı, Ehl-i Beyt ile şekil buldu. İslam medeniyeti bütün dünyayı bu güneşle aydınlattı. İslam'ın tebliği, irşadı, bu yolun nuru ile oldu. Bu olmadan ne tebliğ olabilir, ne irşad olabilir.
Bu öyle bir hakikattir ki, yeter ki bu yola, bu aileye bağlılığı olsun...
Hz. Muhammed'in nuru her türlü insanın gönlünde tahtını kurar ve medeniyetler inşa eder. Böylece bakırlar altın olur, bütün âlem rahmete gark olur.
Bizim tarihimiz, Ehl-i Beyt'in nakış nakış dokuduğu kemalat sahibi insanların hayatı şekillendirmesi ile doludur.

