Ebu Hanife, İmam Cafer’in (a.s) huzurunda
Tarihi kaynaklarda geçtiğine göre, İbn Şebreme, Ebu Hanife ile birlikte İmam Cafer-i (a.s) görmeye gitti
Tarihi kaynaklarda geçtiğine göre, İbn Şebreme, Ebu Hanife ile birlikte İmam Cafer-i (a.s) görmeye gitti.
İmam, Şebreme'ye "Yanındaki bu adam kimdir" diye sordu.
O, "Din hususunda basiret sahibi ve etkili bakış açısına sahip bir kimsedir" dedi.
İmam (a.s) şöyle buyurur; "Herhalde din hususunda kişisel görüş esas alarak, kıyasa başvuran adam budur" "Evet" dediler.
Bunun üzerine İmam (a.s) Ebu Hanife'ye dönerek şöyle dedi; "İsmin nedir?" Ebu Hanife "Numan" der.
İmam (a.s) sorar; "Ey Numan! Kafana da, kısas uyguladın mı?"
Ebu Hanife: "Kafama nasıl kısas uygularım" dedi.
İmam buyururu ki; "Senin işini güzel yapmadığını görüyorum. Biliyor musun niçin gözde tuzlu, kulakta acı bir sıvı, burun deliklerinde serinlik ve dudaklarda tatlı bir sıvı vardır?"
Ebu Hanife şaşırır ve bunları bilmediğini belirtir. Ardından İmamın bu meseleleri kendisine açıklamasını rica eder.
İmam Cafer (a.s) buyurur ki; "Babam, dedemden, o da Resulullah'dan (sav) şöyle rivayet etti; "Yüce Allah (c.c) lütuf ve keremiyle Ademoğlunun gözünde tuzlu bir sıvı yaratmıştır ki, gözüne giren toz, kir dışarı atılsın.
Kulağında acı bir sıvı yaratmıştır ki, böceklerin girişini engelleyen bir perde işlevi görsün. Çünkü böcekler kulağa girerlerse beyne ulaşırlar. Ama kulaktaki acı sıvıyı tadınca geri dışarı kaçarlar.
Burun deliklerinde de serinlik yaratmıştır. Böylece alınan nefes bununla tazelenir, arınır. Eğer böyle olmasaydı beyin kokardı. Dudaklarda da tatlı bir sıvı yaratmıştır. Bu sayede insan tattığı her şeyden lezzet alır."
Ebu Hanife'ye dönerek, onu kıyasla amel etmekten men etti ve şöyle dedi; "Ey Numan! Babam, bana anlattı. O da dedesinden duymuş ki, Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur; "Dini bir mesele hakkında kişisel görüşüne dayanarak kıyas yapan ilk kişi iblis'tir. Yüce Allah (c.c) ona "Adem'e secde et" dediği zaman o, şu karşılığı vermiştir; Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten onu ise balçıktan yarattın." …
İmamın sorduğu sorulardan biri şuydu; "Allah katında adam öldürmek mi, yoksa zina mı daha büyük günahtır?"
Ebu Hanife; Adam öldürmek" der.
İmam (a.s); "O halde neden Yüce Allah, adam öldürmede iki şahidi kabul ederken, zina suçunda dört şahitten aşağısını kabul etmiyor?"
Bu noktada Ebu Hanife verecek bir cevap bulamaz. Böylece İmam, kıyas yöntemini açık bir şekilde reddetmiş olur.
İmamın Ebu Hanife'ye yönelttiği sorulardan biride şudur; "Namaz mı üstündür, yoksa oruç mu?" Ebu Hanife; "Namaz daha üstündür" cevabını verir.
Bunun üzerine İmam Cafer (a.s) şöyle buyurur; "Senin görüşünde olduğu gibi kıyas yapmak gerekirse, bu takdirde hayızlı olan kadının, hayızlı iken kılamadığı namazları kaza etmesi gerekir. O halde iken tutamadığı oruçları değil. Oysa Allah (c.c) o haldeki kadının oruçlarını kaza etmesini vacip kılmıştır. Namazlarını değil."
İmam bununla Ebu Hanife'ye dinin kıyas yoluyla anlaşılamayacağını anlatmak istiyordu.
İmam devam ederek şunları sorar; "İdrar mı daha pistir yoksa meni mi?" Ebu Hanife "İdrar pistir" der.
İmam buyurdu ki; "Senin kıyas yöntemine göre idrardan dolayı gusül almak gerekir. Çünkü o daha pistir. Meni değil. Ama Yüce Allah, idrardan dolayı değil, meniden dolayı gusül alınmasını farz kılmıştır." (…)
İmam (a.s) buyurdu ki; "Eğer bir kimse seni, evine davet eder, sana lezzetli yemekler ve serin su ikram eder de sonra bu ikramından dolayı, sana minnet koyarsa böyle bir kişi hakkında ne dersin?"
Ebu Hanife "Cimridir derim" dedi.
İmam (a.s); "Acaba Allah (c.c) cimrimidir ki, kıyamet günü bize verdiği yemeklerden dolayı sorgulasın?"
Ebu Hanife sordu; "O halde K. Kerimde buyrulan insanların sorgulanacakları nimetlerden maksat nedir?"
İmam (a.s) dedi ki; "Biz, peygamber ailesinin dostluğu, sevgisi nimetidir."…
(Daha bir çok soru karşısında aciz kalan) Ebu Hanife şöyle der; "Bu günden sonra bir daha Allah'ın (c.c) dini hakkında kişisel görüş (rey) ve kıyas esasında görüş belirtmeyeceğim."
İmam (a.s) şu karşılığı verdi; "Bu mümkün değil. Çünkü liderlik sevdası senden öncekilerin yakasını bırakmadığı gibi, seninde yakanı bırakmayacaktır.
Rey ve kıyas hakkında
"İmam Cafer (a.s) Kuran'ın kişisel rey ve görüşe göre tevil edilmesine şiddetle karşı çıkmıştır. Bu konuda şunları söyler; "Kuran'ı kişisel görüşüne göre tefsir eden kimse, doğruyu bulsa bile sevap alamaz. Yanlış yapsa günahını yüklenir.
Ebu Hanife'den
"Halife Mansur, Ebu Hanife'yi kadı veya fetva mercii olmaya davet etti. Fakat Ebu Hanife bu teklifi reddetti.
Ebu Hanife'nin öğrencisi Ebu Yusuf; "Niçin bunu reddediyorsunuz?" diye sordu.
Ebu Hanife; "Çünkü şeriat hükümleri çok derin bir okyanustur." Dedi.
Ebu Yusuf; "O okyanusu ilim gemisiyle yarar geçersin" deyince, Ebu Hanife; "Fakat o gemi biz değil, Resulullah'ın (sav) Ehl-i Beytidir. Ve o geminin kaptanı da Cafer-i Sadık'tır." Dedi. Ebu Hanife bu yüzden halife tarafından dövüldü.
Ebu Hanife’nin, İmam Sadık hakkında sözleri
Ebu Hanife, İmam Câfer’in huzuruna çıkmak ve onu dinlemek için fırsat kollardı. İmam Câfer hakkında şunları söylerdi
Ebu Hanife, İmam Câfer'in huzuruna çıkmak ve onu dinlemek için fırsat kollardı. İmam Câfer hakkında şunları söylerdi:
"Ben Câfer b. Muhammed'den daha fakih birini görmedim."
İmam Câfer'in yanına gidip gelenlerden biri de Mâlik b. Enes'dir. Mâlik, İmam hakkında şunları söylüyor:
"İlim, ibadet ve takva bakımından Câfer b. Muhammed'den daha üstün birini hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş ve hiçbir kalp hissetmemiştir."
Yine şöyle demiştir:
"Değişik zamanlarda Câfer b. Muhammed'in yanına gidip geldim. Her seferinde onu mutlaka şu üç halden biri üzere buldum; ya namaz kılıyordu, ya oruçluydu, ya da Kur'an okuyordu.
Kendisini ilgilendirmeyen hususlarda konuşmazdı. O çok ibadet eden, zühd üzere yaşayan ve Allah'tan korkan âlimlerdendi."
Yine Mâlik b. Enes, İmam Câfer hakkında şunları söylüyor:
"Bir süre Câfer b. Muhammed'in yanına varıyordum. O hazet mizah ehliydi ve daima hafiften bir gülümseme dudaklarında görünürdü. Onun huzurunda Resulûllah'ın adı söylendiğinde rengi önce yeşile, sonra da sarıya dönüşürdü.
Onun evine gidip geldiğim sürece gördüm ki, asla abdestsiz iken Resulûllah'tan hadis rivayet etmez. Faydasız bir şey konuşmazdı. Yanına gittiğim zaman üzerinde oturduğu kendi minderini bana verirdi."
Amr b. Mikdam şöyle der: "Câfer b. Muhammed'e baktığımda onun peygamberler soyundan olduğunu anlıyordum."
İmam'ın en büyük düşmanlarından Halife Mansur bile İmam hakkında şunları söylüyor:
"Câfer b. Muhammed yüce Allah'ın, "Sonra Kitab'a kullarımız arasından seçtiklerimizi mirasçı kıldık" şeklinde işaret ettiği kimselerdendi. O, Allah'ın seçtiklerinden, hayırlarda yarışanlardan biriydi."
İmam Zeynelabidin'in oğlu Zeyd, İmam Câfer hakkında şunları söyler:
"Her zaman bizden biri olacak ve Allah onu kullarının içindeki hücceti olarak tayin edecektir. Zamanımızın hücceti de kardeşimin oğlu Câfer'dir. Ona tâbi olan sapmaz, ona uymayan da doğru yolu bulamaz."
Şeyh Abdurrahman Selebî, "Tabakatu'l Meşayih" adlı kitabında şöyle der:
"İmam Câfer Sâdık bütün bilginlere üst gelmiştir. O, dinde yüce bir ilme, dünyada büyük bir zühde, nefsanî istekler karşısında mükemmel bir takvaya ve hikmette kâmil bir bilgiye sahipti."
Tasavvuf erbabından Ebu Zeyd Bestamî ise şöyle diyor:
"Doksan dokuz mükemmel üstada hizmet ettim. Ama Câfer-i Sâdık'ı görmeseydim, imansız ölürdüm."
Meşhur tarihçi İbn Hallekan İmam hakkında şunları söylüyor:
"O, on iki imamdan biri ve Resulûllah'ın Ehl-i Beyt'inin büyüklerindendir. Ve sözleri doğru olduğundan dolayı "Sâdık" lakabıyla meşhur olmuştur. Onun fazileti söylenemeyecek kadar çoktur."
Yine meşhur tarihçilerden biri olan Yâkubî İmam Câfer hakkında şunları söyler:
"O, Allah'ın dini konusunda halkın en üstünü ve en bilgilisiydi. O öyle birisiydi ki, ilim ehli ondan bir şey naklettiklerinde, "Âlim şöyle buyurmuştur" diyorlardı."
el-Ezher Üniversitesi üstadlarından Ebu Zühre, "İmam Sâdık" adlı kitabının giriş bölümünde şöyle diyor:
"O, ilim, şeref, dindarlık ve takvada Medine'nin büyüğü olan Zeynelabidin'in torunudur. İbn Şahabî, Zührî ve tabiinden birçoğu ona öğrencilik etmişlerdir. O, ilim deryasını yarıp safına ulaşan Muhammed Bâkır'ın oğludur. Allah, onda Hâşimî ve Muhammed'in Ehl-i Beyt'inden olması hesabıyla, hem zâtî, hem de izafî şerefi toplamıştır."
"... Ehl-i Sünnet âlimlerinden Cahiz hemen hemen İmam Câfer Sâdık'ın (a.s.) döneminde yaşamıştır. Belki de çocuk yaşlarında İmam Câfer Sâdık'ın (a.s.) hayatının son dönemlerini görmüştür veya İmam Câfer Sâdık (a.s.) ondan bir nesil önce yaşamıştır.
Velhasıl, İmam Câfer Sâdık'ın (a.s.) dönemine yakın bir zamanda yaşamıştır. Cahiz'in İmam Câfer Sâdık (a.s.) hakkında kullandığı tâbir şudur:
"Câfer b. Muhammed'in ilim ve fıkhı dünyayı doldurmuştur. Ebu Hanife ve Süfyan-i Sevri (o asrın büyük fakih ve tasavvufçusudurlar) onun öğrencilerindendir.
İmam Ca’fer eliyle ateist iman ediyor
İmam Cafer (a.s.) bir ateiste buyurdu ki: “Bilmeyenin, bilen birine karşı ileri sürebileceği bir kanıtı olmaz. Cahilin kanıtı olamaz. Biz hiçbir zaman Allah hakkında şüpheye düşmeyiz”
Hişam b. Hakem söyledi: Mısır'da bir zındık (ateist) vardı. Bu adam, Ebu Abdullah (Ca'fer Sadık aleyhisselâm)'ın bazı sözlerini duymuştu. Onunla tartışmak için Medine'ye geldi fakat orada İmam'ı göremedi, ona İmam Mekke'ye gitti, dediler. O da İmam'ın peşinden Mekke'ye geldi. Biz Ebu Abdullah ile beraberdik. Adam bizimle karşılaştı. Biz de Ebu Abdullah ile birlikte Kâbe'yi tavaf ediyorduk.
Adamın adı Abdulmelik, künyesi de Ebu Abdullah'tı. Adam, omzunu Ebu Abdullah'ın omzuna dokundurdu. Ebu Abdullah (a.s.) ona, "Adın nedir?" diye sordu. Adam, "Adım, Abdulmelik'tir/Hükümdarın kulu" dedi. İmam, "Peki, senin künyen nedir?" diye sordu. Adam, "Ebu Abdullah/Allah'ın kulunun babasıdır" dedi. İmam, ona dedi ki: "Senin kulun olduğun bu hükümdar kimdir? Yeryüzündeki bir hükümdar mı yoksa gökteki bir hükümdar mı? Söyle bakayım, senin oğlun, gökteki ilâhın mı kuludur yoksa yerdeki bir ilâhın mı? İstediğini söyle, anında cevabını alırsın, bütün görüşlerin çürütülür."
İmam, ateiste tekrar sordu: "Sen, yerin altının ve üstünün olduğunu biliyor musun?" Adam, "Evet" dedi. "Peki, yerin altına girdin mi?" diye sordu. Adam, "Hayır" dedi. "Öyleyse yerin altında ne olduğunu nereden biliyorsun?" dedi. Adam, "Bilmiyorum ama yerin altında bir şey olmadığını zannediyorum" dedi. İmam (a.s.), "Zan, kesin bilgi sahibi olunamayan bir meselede çaresizliğin göstergesidir" dedi. Sonra şunu söyledi:
"Peki, göğe çıktın mı?" Adam, "Hayır" dedi. "Orada ne olduğunu biliyor musun?" diye sordu. Adam, "Hayır" dedi. Bunun üzerine İmam şöyle buyurdu: "Sana hayret ediyorum! Doğuya gitmemişsin, batıya ulaşmamışsın, yere inmemişsin, göğe çıkmamışsın, göğün sınırlarını aşmamışsın, ötesinde neler olduğunu bilmiyorsun! Bununla beraber buralardakileri inkâr ediyorsun! Akıllı bir insan bilmediği bir şeyi inkâr eder mi?"
Ateist adam dedi ki: "Senden başka kimse benimle bu şekilde konuşmamıştı."
İmam (a.s.) dedi ki: "Bununla beraber sen, bu hususta şüphe içindesin. Böyle olabilir de, olmayabilir de, diye kuşku duyuyorsun." Adam, "Olabilir" dedi.
Ebu Abdullah dedi ki: "Ey Adam! Bilmeyenin, bilen birine karşı ileri sürebileceği bir kanıtı olmaz. Cahilin kanıtı olamaz. Beni iyi dinle ve sözlerimi iyice anla. Çünkü biz hiçbir zaman Allah hakkında şüpheye düşmeyiz. Güneş'i ve Ay'ı, ufuklardan belirip dünyayı kaplayan geceyi ve gündüzü görmez misin ki hiç yanılmazlar, dönüşümlü olarak yer değiştirirler. Bir iradeye uymakla yükümlüdürler ve içinde bulundukları yörüngeden başka bir yerleri yoktur. Eğer gitmeye güçleri yetseydi niçin dönsünlerdi ki? Şayet bir iradenin direktiflerine uymakla yükümlü olmasalardı, niçin gece gündüze, gündüz de geceye dönüşmesindi? Mecburdurlar. Allah'a yemin ederim ki, sürekli olarak bulundukları yörüngede hareket etmeye onları mecbur kılan da, onlardan daha fazla hikmet sahibidir, onlardan daha büyüktür."
Ateist adam dedi ki: "Doğru söylüyorsun!"
Ardından Ebu Abdullah (aleyhisselâm) sözlerini şöyle sürdürdü:
"Sizin savunduğunuz ve dehr/zaman olduğunu sandığınız şey, insanları götürüyorsa, niçin onları bir daha geri getirmiyor? Şayet getiriyorsa, niçin geri götürmüyor? Herkes bir irade karşısında çaresizdir. Gök yükseltilmiş, yer serilmiştir. Niçin gök, yerin üzerine düşmez? Yer, neden katmanları üzerine yuvarlanmaz, yerle gök niçin birbirine çarpmaz ve yerin üzerindekiler neden birbirine girmezler?" Zındık dedi ki: "Onları Rableri ve efendileri olan Allah tutuyor."
Böylece zındık adam, Ebu Abdullah'ın aracılığıyla iman etti.
Dünya yılana benzer
Altıncı hak imam, İmam Cafer’in (a.s) oğlu olan yedinci hak imam, İmam Musa Kazım Hazretlerinin zaman şamil sözlerinden bir kesit
Altıncı hak imam, İmam Cafer'in (a.s) oğlu olan yedinci hak imam, İmam Musa Kazım Hazretlerinin zaman şamil sözlerinden bir kesit
"Kişi korku ve ümit arasında bir düzeye erişmeden mü'min olamaz. Korktuğu ve ümit ettiği şey için çalışmadıkça da korku ve ümit düzeyine erişemez.
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: 'İzzetim, Celâl'im, azametim, kudretim, heybetim ve yüceliğim hakkı için bir kul, Benim arzumu, kendi arzusuna tercih edince, zenginliği onun nefsinde kılarım. Bütün ilgisini âhirete yöneltirim. Bulunduğu yerde ona kâfi gelirim, ihtiyaçlarını karşılarım. Gökler ve yer onun rızkını garanti eder. Onun için her tüccarın ve ticaretinin arkasında Ben olurum.'
Öfke kötülüğün anahtarıdır. Mü'minlerin en kâmili, ahlâkı en güzel olandır. Elinden geliyorsa insanların arasına karışma, eğer karışırsan ancak onlara karşı veren el olduğun durumlarda aralarına karış.
Yumuşak ol. Çünkü yumuşaklık, uğur ve berekettir, sertlik ve kabalık ise uğursuzluktur. Yumuşaklık, iyilik, güzel ahlâk dünyayı imar eder, rızkı da artırır.
'İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey midir?' (Rahmân 60) âyeti mü'minler, kâfirler, iyiler ve günahkârlar olmak üzere herkes için geçerlidir.
Bir kimseye iyilik yapılırsa, onun karşılığını vermesi gerekir. Karşılık demek, sana yapılanın aynını yaparak kendini üstün görmen demek değildir. Eğer onun yaptığı gibi yaparsan, üstünlük ondadır. Çünkü ilk başlatan odur.
Dünya yılana benzer; dokununca yumuşacıktır ama içi öldürücü zehirle doludur. Akıllı yetişkin adamlar ondan sakınırken, küçük çocuklar elleriyle ona dokunmak isterler.
Dünya deniz suyu gibidir, susuz kimse ondan içtikçe susuzluğu artar, sonunda da onu öldürür.
Allah'a ibâdet üzere sabret. Allah'a karşı çıkmaktan sakınma hususunda sabırlı ol. Dünya hayatı, içinde bulunulan ândan ibarettir. Geçene sevinmenin de, üzülmenin de anlamı yoktur.
Gelmeyenin de nasıl olduğunu bilemezsin. Sen içinde bulunduğun anda sabret. O zaman sevinç içinde olup hâlin daha güzel olur.
Kibirlenmekten sakın. Çünkü kalbinde zerre ağırlığınca kibir bulunan kimse Cennet'e giremez. Büyüklük Allah'ın ridâsıdır. Kim Allah'ın ridâsını çekip almaya kalkışırsa, Allah onu yüzükoyun Cehennem'e sürükler.
Her gün nefsini muhasebe etmeyen kimse bizden değildir. Eğer iyi amel işlemişse, daha fazlasını işler, kötü amel işlemişse, Allah'tan bağışlanma dileyip tövbe eder.
Dünya, İsa Peygamber'e (a.s.) yeşil giysili bir kadın suretinde göründü. Ona sordu: 'Kaç kere evlendin?' 'Çok' dedi.
İsa (a.s.), 'Hepsi de seni boşadı, öyle mi?' dedi. 'Aksine, hepsini öldürdüm' dedi.
Bunun üzerine İsa (a.s.) şöyle buyurdu: 'Yazıklar olsun senin geride kalan kocalarına! Nasıl geçmiş kocalarının akıbetinden ibret almazlar!'
Bedenin ışığı gözündedir. Eğer göz ışık veriyorsa, bütün beden aydınlıktır. Ruhun ışığı da akıldır. Kul akıllı ise Rabb'ini de bilir. Rabb'ini bilince de dinini görür (dini konusunda basiretli olur).
Eğer Rabb'ine cahil ise dinine de uyamaz. Beden ancak canlı bir nefisle ayakta kalabildiği gibi din de ancak sadık bir niyetle ayakta kalır. Sadık niyetin olması ise ancak akıl ile mümkündür.
İnsanlar şu üç şeye muhtaçtır: Emniyet, adalet, refah
Kim şu üç şeye sarılırsa dünya ve ahiret dileklerine kavuşur: Allah’a sığınmak, İlahî takdire razı olmak, Allah’a karşı hüsn-ü zanda bulunmak
"Kim şu üç şeye sarılırsa dünya ve ahiret dileklerine kavuşur: Allah'a sığınmak, İlahî takdire razı olmak, Allah'a karşı hüsn-ü zanda bulunmak."
"Üç şey muhabbet doğurur: Din, tevazu, bahşiş."
"Üç şey düşmanlık getirir: Nifak, zulüm, bencillik."
"Üç şey insanın ayıplanmasına neden olur: Haset, laf taşımak ve başıboşluk."
"Üç kimseyi üç yerde tanımak mümkün olur; yumuşak olanı öfkelendiğinde, yiğidi savaşta, kardeşi, kendisine muhtaç olunduğunda."
"Üç sıfat kimde olursa, oruç tutan, namaz kılan biri olsa dahi münafıktır. Yalan konuşan, sözünde durmayan, emanete hıyanet eden."
"Üç çeşit insandan kork: Hain, zâlim ve laf taşıyan. Çünkü senin için (başkasına) ihanet eden bir gün sana da ihanet eder. Senin için başkasına zulmeden bir gün sana da zulmeder. Sana laf taşıyan bir gün de senin aleyhine başkasına laf taşır."
"Bir kimse üç emaneti korumadıkça emin sayılamaz: Mal, can, namus. Eğer ikisini koruyup birini zâyi etse yine de emin sayılmaz."
"Üç şey büyüklüğün mayasıdır: Öfkeyi yenmek, kötülük yapanı affetmek, mal ve canla insanlara iyilik yapmak."
"Belağat üç şeyledir: İstenilen manaya ulaşmak, fazla sözden kaçınmak ve kısa sözle çok şey anlatmak."
"Üç şey kimde olursa kendi zararına olur: Hilecilik, ahdi bozmak ve zulüm yapmak. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Kötü hile ancak sahibini sarıp kuşatır."
"Artık sen, onların kurdukları düzenin uğradığı sona bir bak, biz onları ve kavimlerini topluca yerle bir ettik"
"Kim ahdini bozarsa, artık o ancak kendi nefsi aleyhine ahdini bozmuş olur."
Allah yine şöyle buyuruyor: "Ey insanlar! Dünya menfaatleri için zulüm yapmanız ancak kendi zararınızadır"
"Üç şey insanı yüce makamları talep etmekten alıkoyar: Az çaba, dar görüşlülük ve tedbirsizlik."
İnsanın dostu şunlardır: Uyumlu hanım, sâlih arkadaş, iyi evlat."
"Şu üç şey kime verilmişse o en büyük zenginlik olan üç şeye ulaşmış demektir: Verilenle yetinmek, halkın elindekine göz dikmemek, gereksiz ve fazla olan her şeyi terk etmek."
"Ancak şu üç özelliği olan kimse cömert sayılır: Varlıkta ve yoklukta malını cömertçe bağışlamak, müstahak olana vermek, bağışladığı mala karşılık aldığı teşekkürleri bağışladığı maldan daha çok saymak."
"Nimet ancak şu üç şeyle devam eder: O nimet karşısında İlahî vazifeyi tanımak, şükrünü edâ etmek ve o nimet için zahmet çekmek."
"Üç şey kişinin kerem sahibi olduğunu gösterir: Güzel ahlak, öfkeyi yenmek, haramlara bakmaktan kaçınmak."
"Üç şeye güvenen aldanır: Olmayacak sözleri tasdik etmek, güvenilmeyen insanlara bel bağlamak ve elde edilmeyecek şeye göz dikmek."
"En üstün hükümdar şu üç özelliğe sahip olan kimsedir: Şefkat, cömertlik, adalet."
"Üç şeyde ihmalkârlık hükümdara yakışmaz: Sınırları korumak, mazlumların haklarını aramak, işleri için sâlih kimseleri seçmek."
"Bütün insanlar şu üç şeye muhtaçtır: Emniyet, adalet, refah."
"Üç şey hayatı karartır: Zâlim hükümdar, kötü komşu, ağzı bozuk kadın."
"Mesken edinmek ancak şu üç özelliği olan yerde güzeldir: Güzel havası, tatlı suyu olan, yumuşak ve düz yerde."
"Şu üç şey insanın tabiatında vardır: Hased, ihtiras ve şehvet."
"Kimde şu üç özellikten biri olursa diğer iki özellik de onun heybet ve cemalinde toplanır: Verâ (şüpheli şeylerden kaçmak), eli açık olmak ve şecaat."
"Üç şey mahrumluk getirir: İstemekte ısrar, gıybet etmek ve alay etmek."
"Üç şeyde herkes kendisinin haklı olduğunu söyler: İnandığı dinde, kendisine galip olan hevâ ve heveste ve işlerindeki tedbirde."
"İnsanlar üç sınıfa ayrılır: Sözü geçen saygınlar, birbirleriyle eşit olanlar ve birbirlerine düşmanlık yapanlar."
"Üç şey dünyayı ayakta tutmaktadır: Ateş, tuz, su."
"Yersiz olarak üç şeyi isteyen, üç şeyden mahrum kalmayı hak eder. Haksızca dünyayı talep eden ahiretten mahrum kalmayı hak eder. Haksız yere başkanlık isteyen Allah'a itaatten mahrum kalmayı hak eder. Hakkı olmadan mal peşinde olan maldan mahrum olmayı hak eder."
"İnsanlar şu üç şeyden kurtulursa huzura kavuşurlar: Kötü dil, kötü el ve kötü davranış."
"Kişi evine ve ailesine karşı şu üç özelliği taşımaya muhtaçtır, bu özellikler tabiatında yoksa onları edinmeye çalışmalıdır: Güzel muaşeret etmek, ölçülü bir şekilde harcamak (ailesinin refahını sağlamak) ve namusunu korumaya düşkün olmak."
"Anne ve babanın evladı üzerinde üç hakkı vardır: Her hâlükârda onlara teşekkür etmek, Allah'a karşı günah işlemeyi emretmeleri hariç, tüm emir ve nehiylerine uymak, gizli ve açıkta hayırlarını istemek."
"Evladın babanın üzerinde üç hakkı vardır: İyi bir anne seçmek, güzel bir isim takmak, terbiyesi için gayret sarf etmek."
"Akrabalar üç şeyi gözetmedikçe zaafa uğrayıp başlarına gelene düşmanlarının sevinmelerinin ezikliğini hissederler: Dağılmamaları için hasedi terk etmeleri, yakınlığı korumak için iyi ilişki kurmaları ve izzet ve kudretten yararlanmak için yardımlaşmaları."
"Başkalarına iyilik yapmak ancak üç şeyle kâmil olur: İyilikte acele etmek, iyiliği çok da olsa az görmek ve iyiliğini başa kakmamak."
"Sevinç ve neşe üç şeydedir: Vefalı olmak, haklara riayet etmek ve sıkıntılarda yardımlaşmak."
"Üç şey fikrin isabetli olmasına delildir: Karşılaştığı kimseyi hoş karşılamak, iyice dinlemek ve güzel cevap vermek
Bir mümini öldürmek
Bir gün Hz. Peygamber’e bir Müslümanın öldürülerek bir mevkie atıldığını haber verdiler
İmam Sâdık'tan (a.s.) şöyle nakledilir: "Kim bir mü'mini öldürürse ölüm anında ona şöyle söylerler: Ya Yahudi, ya Hıristiyan ya da Mecusi olarak ölmeyi seç."
Hz. İmam Sâdık'tan (a.s.) şöyle nakledilmiştir:
"Bir gün Hz. Peygamber'e bir Müslümanın öldürülerek bir mevkie atıldığını haber verdiler.
Hz. Peygamber oraya doğru hareket etti. Herkes olaydan haberdar oldu. Hz. Peygamber ile birlikte hareket ederek cesedin yanına geldiler.
Hz. Peygamber, "Katil kim?" diye sordu. "Bilmiyoruz" diye arz ettiler.
Hz. Peygamber (Allah'ın salat ve selamı O'na ve Ehl-i Beyt'ine olsun) şaşkınlık içinde şöyle buyurdu:
"Müslümanlar arasında bir maktul oluyor ve kimse katilini bilmiyor öyle mi? Beni peygamber olarak seçene yemin olsun ki, eğer gök ve yeryüzü sakinleri bir Müslümanın kanına ortak olursa hatta kanını dökülmesine razı bile olsalar şüphesiz Allah onların tümüne azap eder. Onları cehennem ateşine sokar."
Merhametli olmak
İmam Câfer-i Sâdık'tan şöyle rivayet edilmiştir:
"Hangi aile başkalarına karşı şefkatli olmak bakımından üzerine düşeni yaparsa Allah onların rızkını genişletir. Maişetin takdir edilmesi konusunda şefkatli olmak malın fazla olmasından daha iyidir. Şefkat insanın hiçbir zaman aciz kalmamasını sağlar. Nitekim, saçıp savurmadan sonra da geride bir şey kalmaz. Allah şefkatlidir. Şefkat gösterilmesini sever."
Amr b. İkrime diyor ki:
"İmam Sâdık'ın huzuruna vardım ve "Beni rahatsız eden bir komşum vardır" dedim. İmam, "Ona merhamet et" buyurdu.
Ben, "Allah ona merhamet etmesin" dedim.
İmam bu sözü duyar duymaz benden yüz çevirdi. İmam Sâdık'ı bu hal üzere bırakmak istemediğim için şöyle dedim:&l
